+ ama ben sana hep yakındım zaten :)
- Allah razı olsun.
+ e hep söylendim. neden yaptım bilmiyorum. sürekli mıymıntılık yaptım. uykum var yorgunum, hastayım. zart zırt.
- Senin app boğalar iyi dinleyicidir diyor. onu okumuşsundur.
+ yes taurus you are in deed.
- birisinin sadece mutlu sözlerini dinlemek istiyorsan sana arkadaş değil yancı derler. senin yakınmalarını dinleyip sana çözümde yardımcı olmayacaksam evime ateş düşsün zaten.
+ ahaha. tamam be tamam.
30 Aralık 2013 Pazartesi
yavan olan yalan dolan
çok ile iyinin çelişkisine adanmıştı bir ömür. çok mu olsun derken azda kalan, iyi olsun derken yavan olan yalan dolanın hikayesiydi.
sevmek iyiydi güzeldi de; kimse söylememişti ki neyi nasıl ne zaman diye. çok sevmek için yazılırdı bazen ağıtlar, iyi sevmek için olmazdı çabalar, en sonunda da kayıp, sessiz bir hüzün ve ezelden ebede kardeş iki damla suyun yer çekimine teslim oluşuydu isyanımız çoğu zaman.
ters düz olan derimizin altındaki izlerde saklıyken her anımız, her anımızı abartmakla son bulurdu duyguların kendimize sövmesi.
sevdik be. çok sevdik. ama ne kadar sevildik? ölçüsünü bilen gelse de anlatsa dediğin her imkansız duyguya dolanan ellerin, boynundaki kaşkolda kalan parfümün, ağırca kapanan gözlerin, biraz da yorulmuş sesin. soğuk mu hava senin için?
üşüsün istiyorsun herkes de sen neden ısınmazsın? ısınamaz mısın yoksa? yoksa hep mi istersin ellerini biri ısıtsın ve sen gene her zamanki gibi tatmin olama kendini parala ve yazık olsun hayata.
sevmekten yorulmamaya and mı içtin dostum, nedir bu azim. sevmek zorunda değilki seni hayat. neden hala kabullenemiyorsun yenilmeyi. varsın bu sefer de yenil, diğer seferler gibi.
bu sefer yenil ve de ki sevilmedim. sevmedi. yansa da sol taraf, ileriye devam edecek ayaklar, çatacak kaşlar, yere bakacak gözler ve gene dumanda nefes alacaksın. tam içine çekerken birçok keşke içinde tüm herşeyi anlayacaksın.
ya da gene zannedeceksin. bıktım artık tespitlerinden! etme gene. bırak öyle kalıversin. köşelere doğru incelen gözlereydi senin eğimin. kumralım şarkısına tepki olan hepsineydi özlemin. ellerinde beyaz martıları göreceğin günler de belki gelir. ya da gelmez. en azından deniyorsun. yaşıyorsun. o da birşey.
sevmek iyiydi güzeldi de; kimse söylememişti ki neyi nasıl ne zaman diye. çok sevmek için yazılırdı bazen ağıtlar, iyi sevmek için olmazdı çabalar, en sonunda da kayıp, sessiz bir hüzün ve ezelden ebede kardeş iki damla suyun yer çekimine teslim oluşuydu isyanımız çoğu zaman.
ters düz olan derimizin altındaki izlerde saklıyken her anımız, her anımızı abartmakla son bulurdu duyguların kendimize sövmesi.
sevdik be. çok sevdik. ama ne kadar sevildik? ölçüsünü bilen gelse de anlatsa dediğin her imkansız duyguya dolanan ellerin, boynundaki kaşkolda kalan parfümün, ağırca kapanan gözlerin, biraz da yorulmuş sesin. soğuk mu hava senin için?
üşüsün istiyorsun herkes de sen neden ısınmazsın? ısınamaz mısın yoksa? yoksa hep mi istersin ellerini biri ısıtsın ve sen gene her zamanki gibi tatmin olama kendini parala ve yazık olsun hayata.
sevmekten yorulmamaya and mı içtin dostum, nedir bu azim. sevmek zorunda değilki seni hayat. neden hala kabullenemiyorsun yenilmeyi. varsın bu sefer de yenil, diğer seferler gibi.
bu sefer yenil ve de ki sevilmedim. sevmedi. yansa da sol taraf, ileriye devam edecek ayaklar, çatacak kaşlar, yere bakacak gözler ve gene dumanda nefes alacaksın. tam içine çekerken birçok keşke içinde tüm herşeyi anlayacaksın.
ya da gene zannedeceksin. bıktım artık tespitlerinden! etme gene. bırak öyle kalıversin. köşelere doğru incelen gözlereydi senin eğimin. kumralım şarkısına tepki olan hepsineydi özlemin. ellerinde beyaz martıları göreceğin günler de belki gelir. ya da gelmez. en azından deniyorsun. yaşıyorsun. o da birşey.
13 Aralık 2013 Cuma
Cookie Monster maviydi ama çevresi kötüydü
Vay arkadaş ya. Vay arkadaş gerçekten.
O kadar teori üretilir, o kadar fikir sarfedilir ve o kadar da bu iş üstüne düşünülür de birisi çıkıp sormaz “Kardeş bunlar rasyonel mi? Bu kız milletinde bu düşüncelerin analitik bir karşılığı var mı” diye.
Ben söyleyeyim sevgili okuyucu, yok. Çok net yok.
Bugün olan şey çok şeyi değiştirdi hayatımda. Ama o farkında değil. Çünkü o beni tanımıyor ve onun için sadece “eli kalem tutan ve zamanlaması şanssızlıkla örülü halde kötü olan bir adamım”. Bilse ki bana söylediği şey, mesela şöyle diyelim birisinin size kötü bir söz söylemesi (lets say “aptalsın” olsun) sizi 10 birim üzüyorsa, benim bu duyduğum şeyin beni 10^10 birim üzdüğünün farkında değil. Çünkü ona göre erkekler duygusal olamaz, romantik olamaz ve onlara ne söylersen söyle empatiklik dağına onlar çıkamaz ve hep sığ sulardaki balıklar gibi yatayda ilerlerler. Öyle düşünüyor o bence.
Arkadaş bana bir koydu, anlatamam. Devam..
Diyor ki “akıllı adam da zor arkadaş”. Ya sevimli gibi bir cümle değil mi? Değil. Diyor ki aslında akıllı adam seviyorum ama akıllı adam can sıkıyor diyor, akıllı adamla uğraşılmıyor diyor. Farkında değil ki akıllı adam ne istiyor? Akıllı adamın derdi ne? Sormuyor, etmiyor, siliyor.
Delete çok kolay yerde klavyede çünkü.
Oysa ki sayın okuyucu, şöyle kolay bir seçeneği var tüm kızların. Birkaç adımda kolaylıkla üstünüzü çizebilir; diyebilir ki zamanlaman kötü, diyebilir ki seni sevmedim git sen diğeri gelsin, diyebilir ki ama ben seni arkadaş olarak görüyoruuum (bunun diyenin cehennemde bile yatacak yeri yok) ya da diyebilir ki gerçekten ben kötüyüm, dengesizim, ergenim o nedenle konuşma benimle.
Aaa noldu şaşırdık galiba hep beraber (dış ses: evet evet evet ben de şaşırdım değil mi evet hep beraber şaşırdık). Neden? Çünkü böyle bir mantık yok. Dünyanın hiçbir yerinde yok. Şaka gibi. Bir teklifin reddi ancak bir teklif geçerli olduğunda olmaz mı? Durduk yere yenen bir hayır tuğla değil de nedir?
Siz siz olun bir kızın “arkadaşı” olmaya çalışırken sakın ha durum değerlendirmesi yapmayın. Aldığınız eğitimi, dünya görüşünüzü, fikrinizi, bakış açınızı, herşeyi unutun. Çünkü o gerçekten bir gizem ve durum değerlendirmesi dendiğinde sizi çaresiz bir canon yazıcı olarak algılıyor.
Durum çok kötü. Yok lan konuşması çok güzel onunla :)
4 Ekim 2013 Cuma
niye seni böyle
Aslında çok uzun zaman önce değildi. İlk kez bir yüze bakıp kalınca, ilk kez karnında sanki senden başka bir ajandası olan saygısız bir sıcak varken anlamıştın. Ellerinden saçlarına, teninden beynine kadar başkası olmuştun. O olmuştun. O kadar o olmuştun ki pragmatikliği hiç düşünmeden ya da sevgi bile duymadan nefret etmiştin ikisinden de. Duvarların üstünden suyun taşmasını beklemeden çayın suyu boyunu aşmış, açılan bir tuğlalık delikten gelen o, gürleyen sesiyle bütün olmuştu içinde. Duvar aşılmıştı ya da sen aşmasını istemiştin. İçeri giren korkunun ve bilgisizliğin tecrübesizlikle el ele kol kola canına okumasını izlemiştin sen de herkes gibi. Bir kaç la minör yeterdi ağlatmaya o zamanlar seni o tamam da alınan dersi nereye not ettin? Ya da ettin mi?
Canın çok acıdı be dostum. Çok acıdı ben biliyorum. Kimse anlamaz sandın da sen gene anladın seni. Başkası için değildi derinlerde kayboluşun; kendi için olanı en tehlikelisidir derler ya, oydu seninki de. Gözlerinin kuruduğunu biliyorum ben senin. Zaman geçmez olurdu bazen; hatta çoğu zaman. O duran zamanlarda gözlerinle baş başa çaresizliğin dibine vurduğun her anda yeni bir boyutunu keşfederdin melankolinin.
Sevmek kötü değil de, kendine söz verdirecek kadar sert bir şey mi? hayatında birçok şeyi değiştirtecek kadar mı çok?
Teo’yla Bülent söylesin sen de dinle şimdi.
Sensiz olmaz, sensiz olmaz,
İlk sigaram bile tatsızdı,
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım
Canın çok acıdı be dostum. Çok acıdı ben biliyorum. Kimse anlamaz sandın da sen gene anladın seni. Başkası için değildi derinlerde kayboluşun; kendi için olanı en tehlikelisidir derler ya, oydu seninki de. Gözlerinin kuruduğunu biliyorum ben senin. Zaman geçmez olurdu bazen; hatta çoğu zaman. O duran zamanlarda gözlerinle baş başa çaresizliğin dibine vurduğun her anda yeni bir boyutunu keşfederdin melankolinin.
Sevmek kötü değil de, kendine söz verdirecek kadar sert bir şey mi? hayatında birçok şeyi değiştirtecek kadar mı çok?
Teo’yla Bülent söylesin sen de dinle şimdi.
Sensiz olmaz, sensiz olmaz,
İlk sigaram bile tatsızdı,
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım
1 Ekim 2013 Salı
ısmarlama masalları özlersin
ısmarlama masal olur mu? bir blok flütle mutlu olduğun kadar ki gibi mi? babam hep orda olsun yeter ki zaten.
ihtiyacın var bir şeylere. Beş yaşındayken de yirmibeşken de. etinden saçından olduğun insanın şefkatine ve sonrasında tenine katışacağın insanın sevgisine.
neden bu kadar şanssızsın? ben değil sen? neden bu kadar uzaksın? neden kısalmaz uzun yollar giderken? neden her adımda üç adım daha çıkar hesaptan sormak istersin değil mi?
efkarlanmak mı ister gönül hiç durmadan yoksa aramakta mıdır bulduğu cesaret? aldığı keyif senin anlamadığın o seni üzen, usandıran, bıktıran mücadelede midir?
gidilen yollardan dönen yok geri de, aslında hata senin.
yokluğunda yollar uzar senin dediğin nerde? birisi sana var ve evet işte o gelecek de demedi ki?
hayatın boyunca ya kendini kandır ya da vücudunda, kaleminde, dilinde ve kağıdında bir delik olsun; acıtan, damla olup veda eden herşeye yol ver ufkundan o açıklığın.
onu gör duvarda ve ateşe uzat elini. belki yanarsın kim bilir.
el olsun sevdiğin. boşver. sen ol ki kurumasın kalem.
16 Eylül 2013 Pazartesi
kazanan hep kül tablası
hani bazısında sigara dumanının altında yanarken bazısında başkası için sigara nedeni olursun ya. işte o ikisinin arasında sen mutsuzsun sanırım.
14 Eylül 2013 Cumartesi
esmer
Ne dese boş bir erkek. Oyle bir bakar yüzüne giderken o kadar. O an içinde binlerce an yaşarsın tek tanığı olmaz. Kendi içinde saçmalar gidersin. Her ne kadar deli gibi söylemek istese de için, mantığın durdurur her seferinde seni. Sarışına kapılır çoğu da bilmez neslini, bir han gibi kapalı kutu ise kendisi bir de kadersiz gözleri. Bilemez göremez kendini gece, tek bildiği kırıldığını kabul etmesi ve gittiği rüzgarın yelkenini doldurması... iyi geceler.
11 Eylül 2013 Çarşamba
yıldız
nerede olduğunu bilmiyorum.
kiminle olduğunu bilmiyorum.
ne yaptığını bilmiyorum.
neye güldüğünü bilmiyorum.
neye ağladığını bilmiyorum.
en sevdiğin filmi bilmiyorum.
saçlarının rengini bilmiyorum.
gözlerini bilmiyorum.
bana sorulan soruların cevabını bilmiyorum.
soruları soran adamı biliyorum ama.
çok inatçı.
asla pes etmeyecek.
çok iyi tanıyorum onu.
biraz ukala.
biraz da kaba.
ama inceliğinden değil midir nezaketi?
inancından değil midir azmi?
umudundan değil midir hayatı?
dayanamaz gayrı döner mi geri?
ya da güllerin içinde mutludur. hayat kabullenişlerimizle çabalarımızın arasındaki çizgide geçerken ipten düşmemek değil midir asıl amaç; bir elinde tüm pişmanlıkların diğerinde her kırdığın kalp; sol içinde de kendininki varken? bilinmez. belki bir gün sararsın sigaranın dumanına yavaşça kapanırken gözlerin ve dersin ki "iyiyim".
kiminle olduğunu bilmiyorum.
ne yaptığını bilmiyorum.
neye güldüğünü bilmiyorum.
neye ağladığını bilmiyorum.
en sevdiğin filmi bilmiyorum.
saçlarının rengini bilmiyorum.
gözlerini bilmiyorum.
bana sorulan soruların cevabını bilmiyorum.
soruları soran adamı biliyorum ama.
çok inatçı.
asla pes etmeyecek.
çok iyi tanıyorum onu.
biraz ukala.
biraz da kaba.
ama inceliğinden değil midir nezaketi?
inancından değil midir azmi?
umudundan değil midir hayatı?
dayanamaz gayrı döner mi geri?
ya da güllerin içinde mutludur. hayat kabullenişlerimizle çabalarımızın arasındaki çizgide geçerken ipten düşmemek değil midir asıl amaç; bir elinde tüm pişmanlıkların diğerinde her kırdığın kalp; sol içinde de kendininki varken? bilinmez. belki bir gün sararsın sigaranın dumanına yavaşça kapanırken gözlerin ve dersin ki "iyiyim".
20 Ağustos 2013 Salı
adam gibi yenil
Kuşkular her zaman var kalbinde değil mi? Hep de
olacak. Gördüğün insanları hep düşüneceksin, hiç aklından çıkmayacak bazıları. Hani
derler ya 7 yılda bir bir insanın arkadaşları neredeyse tamamen değişirmiş
diye; doğru mu bu? Doğruysa çok acımasız değil mi zaman çizgimiz? Çok pervasız
değil mi her sevişimiz ve her düşüncemiz? Kolayca gelip gidecek, akıp gidecek
zamanın acımasızlığı değil mi aslında alnımızdaki her çizgi? Elimizde mi
düzeltmek ya da kontrol etmek? Değil sanırım. Elimizden geleni yapmaksa çoğu
zaman gerekli olan, biz zaten yapmıyor muyuz bunu? Elinden geleni yapmadığını
farkettiğinde insan zaten yenilmez mi en başından? Söylemek gerek sanırım. Söylemek
ve hiç susmamak bazen ve o en önemli anda susmak. Bazen birini görürsün ve
ayakların hiçbir yere gitmek istemez. Duygularını en iyi ifade edebildiğin
şekilde yaşatmak ister. Yazıyla, resimle, müzikle ama çoğu zaman da üzüntüyle,
çaresizlikle ve birçok keşkeyle. Keşkelerden arınmış bir hayat için elimden
geleni yapmaya söz verdim. O hernerde ise onu bulmaya söz verdim. Yılları özgürce
ve fütursuzca harcayan her bana inat bu sefer onu ben istemeye karar verdim. İstiyorum.
O istemese de oralarda bir yerde elimden geleni yapıyorum. İste, savaş, yenil,
ama her seferinde daha iyi yenil.
14 Haziran 2013 Cuma
Oh Biber!
Kelimelerimin üstünde oturan bir fil var, boğazım acıyor, kopacak sanki ve ayıracak aklımın inadını kalbimin gerçekliğinden. Haftalardır tanımadığım insanlarla, daha önce hiç görmediğim ve belki de bundan sonra da hiç görmeyeceğim insanlarla bir trene bindim. Gittim, gittim, gittim, az, uz hep gittim, nefes aldım, nefes alamadım, düştüm ama biri beni kaldırdı ve gözlerime cam sil şişesinden ilaç sıktı. Bir Tim Burton filminde uyanır gibi oldum her sabah ve içinde yaşadığımı hissettim her an. Çok ilginç şeyler oldu, çok ilginç hayatlar yaşandı, bir akordeonun birbirine ısrarla tutunan notaları kadar alakasız ve yaşadığın her anın her saniyenin kıymetini ve amacını bileceğin kadar anlamlı bir romanla büyüdü binlerce genç. Sadece bağırman yeterliydi bir yardım için, sadece birini istemen yeterliydi birisinin omzuna girmesi ve seni sırtlaması için, sadece istemen yeterliydi direnmek için. Hiç bu kadar yorulmamıştı boğazımdaki o düğümlenmeden sorumlu yer, hiç bu kadar kararsız kalmamıştı gözlerimin altındaki o ilk damlalar. Akıl sürekli çalışır ve durdurmaya çalışırdı duygularını ama bu sefer her şey farklıydı, bu sefer ikisi birlikte hiç olmadıkları kadar “adam”dı.Hayatında hiç sokağa inmemiş bizler, hayatında hiçbir şey için hakkını sokakta aramamış bizler, polisi hep uzaktan gören bizler, klavye anarşistliği yapan bizler, belki de hayatında hiç oy kullanmamış bizler sadece televizyondan izlediğimiz şeylerin aslında o kadar da uzak olmadığını gördüğümüzde ve beynimizin ar damarı artık bazı şeyleri kaldırmadığında “eeaa yeteear beaa” diyebilmiştik. Apolitik gençlik dünyanın en zeki direnişiyle, dünyanın en zeki direnişçileri ile dünyanın en yaratıcı tokadını indirmişti kendilerini yok sayan her şeye. İsyan etmişti evdeki uslu çocuk sertçe, gür sesiyle ve kısa pantolonuyla.
Akaretler yokuşunda koşarken ara sokaklarda pencere camlarında bırakılmış su şişeleri, kurabiyeler, çay demlikleri gördüm, evinin kapısına “zorda kalan buyursun gelsin” yazan teyzeleri gördüm, mis gibi biber gazını buram buram içine çektikten sonra arkada biraz nefeslenen ve sonra yanındakilerle beraber kol kola içinden gürleyen bir sesle “omuzzz omuzzaaa” diye bağırarak o tokadı geri indiren binleri, onbinleri gördüm. Ağlamakla ağlamamak arasında boğazımın çaresizliğine dağlandı gönlüm.
Nefreti, öfkeyi gördüm her yerde, ama direnenlerde değil; siyahlı nefret dolu insanlarda. Kafalarını ve vücutlarının her bir yerlerini plastik zırhlarla korumuş ama akıllarını çobanlarına teslim etmiş ekmek parası peşinde koşan insanlarda. Gördüğüm ve içime çektiğim o nefreti bir kütüphane rafında unuttum. O kütüphaneye bıraktığım kitapla ben de bıraktım tüm pişmanlıklarımı, üzüntülerimi, günahlarımı, içimdeki tüm uhde ve acıları. Arındım, o bıraktığım kitapla arındım ve kurtuldum yüklerimden. Özgürlüğün kucağında bir bebek gibi güvenerek her şeye ve etrafımdaki herkese, gerçekte kim olmam gerektiğini anladım, damarlarımın dibine kadar hem de.
Merdivenin kenarında “isteyen, ihtiyacı olan alsın diye” bırakılan yemekleri gördüm, bir adam gördüm tavuk pilav arabasındaki tüm nevaleyi satın alıp direnişçilere dağıtmak için pazarlık yapan, Ankara’nın bozkırında deniz gözlüğüyle gezen insanlar gördüm, sırtında beyaz önlüğüyle serum takmaya çalışan tıp öğrencileri gördüm, sabahları birbirinin sınavına yardım eden doktoralı insanları gördüm, namaz kılan Müslümanların başında onlara şemsiye tutan ateistler gördüm, ambulanslar geçsin diye yolu açık tutmak için el ele veren insanların zincirini gördüm kaldırımın ucunda birbirine tutunan, bir parka âşık olan ve onu hiç yalnız bırakmayan milyonlarca sevgiliyi gördüm, bir ağacı kendi bencilliğinden ve hırslarından daha çok seven. Her şeyden sonra etrafta dolaşan çöp torbalı arkadaşlarımı gördüm. Utanç gördüm yüzlerinde etrafı kirlettikleri için, sabahın dördünde aceleciliği, sabırsızlığı ve kararlılığı gördüm damarlarında bir an önce her yeri temizlemek ve kimse uyanmadan aslında kim olduklarını daha iyi anlatabilmek için. Onlara bakan temizlik işçisi abileri gördüm sararmış bıyığının altından gözleri dolan.
Utanmadım be ağlamaktan, utanmadım.
Hayatımın en amaçlı terlerini akıttım, hayatımın en nedenli yaralarına büründüm, hayatımın en hakettiğim nefesini içime çektim ve ben hiç pişman olmadım. İyi ki oradaydım ve hep orada olacağım.
29 Mayıs 2013 Çarşamba
kısacık paragraflar
Eleştirilere boyun eğdiğinde kendini reddedersin, olmak istediğin ve olup olabileceğin tüm hayallerine sırtın dönük, çocukluğuna kızgın ve yılları heba eden birisi olup çıkıverir aynadaki. Çok keşken olur ve başka birisi olmaya çalışırken kendini tanımadan bir yabancıyla beraber yaşar gidersin. Belki iyi belki kötü ama çoğu zaman üçüncü tekil şahıs halinde.
Hiçbir zaman kendimi büyük bir güce ait hissetmedim, parçası olamadım o makine gibi ilerleyen tıkır tıkır çalışan sistemin. Hiç keşkem olmasın derken, anıları kaydetmekten öteye gidemedi anıları yaşama isteğim. Uzun yıllar düşününce çözermiş derlerdi insan amacını ve nedenlerini. Hani nerde? Çözülmüyor bence, atılan düğüme hayran kalmaktan öteye gidemiyor onu çözme hasretin, bulamıyorsun yönünü, elimizde de yok ki bir Captain Sparrow pusulası, söylesin, bilelim ve gidelim. Kısacası ile başlayan her cümlede uzatınca düşüncelerini, basitçe ifade edemedikçe hayallerini daha da olmuyor, daha bir olmuyor herşey. Bir insanın en doğruyu yaptığı anın içindesin dostum. Hoşgeldin.
Yolculuğa başlamadan ayaklarının tozunu sil, şarabından bir yudum al ve gözlerini kapa, dünya senin olsun artık, gerçekleri dinlemeye ve o derin uyku içinde uyanmaya hazır ol.
Gece, sıcak ve üzerinde sade bir gömlek olsun, bir de elinde senin olmayan bir kalem, kısacık paragrafları eleştiren her acımasız çok güzel arkadaşa nispet. Doğruya her uyanışın sözü olsun bu, başlamadan söyle ve sadece hisset kendini, ya o seni bulacak ya da sen kendi içinde seni.
Hiçbir zaman kendimi büyük bir güce ait hissetmedim, parçası olamadım o makine gibi ilerleyen tıkır tıkır çalışan sistemin. Hiç keşkem olmasın derken, anıları kaydetmekten öteye gidemedi anıları yaşama isteğim. Uzun yıllar düşününce çözermiş derlerdi insan amacını ve nedenlerini. Hani nerde? Çözülmüyor bence, atılan düğüme hayran kalmaktan öteye gidemiyor onu çözme hasretin, bulamıyorsun yönünü, elimizde de yok ki bir Captain Sparrow pusulası, söylesin, bilelim ve gidelim. Kısacası ile başlayan her cümlede uzatınca düşüncelerini, basitçe ifade edemedikçe hayallerini daha da olmuyor, daha bir olmuyor herşey. Bir insanın en doğruyu yaptığı anın içindesin dostum. Hoşgeldin.
Yolculuğa başlamadan ayaklarının tozunu sil, şarabından bir yudum al ve gözlerini kapa, dünya senin olsun artık, gerçekleri dinlemeye ve o derin uyku içinde uyanmaya hazır ol.
Gece, sıcak ve üzerinde sade bir gömlek olsun, bir de elinde senin olmayan bir kalem, kısacık paragrafları eleştiren her acımasız çok güzel arkadaşa nispet. Doğruya her uyanışın sözü olsun bu, başlamadan söyle ve sadece hisset kendini, ya o seni bulacak ya da sen kendi içinde seni.
soluk mavi nokta
“Tüm deniz ve yağmurlara inat sessiz ve sapsarı altın tozlarının uçuştuğu kupkuru ve cömert kumlarının üstenden kararsızca geçerken o serin rüzgâr, karanlıkta parlayan milyarlarca yıldızın altında kendimizi sapına kadar yapayalnız hissetmiştik, yalnız değil yapayalnızdık onunla; o, yalnızlığı uzun süre hissedene kalabalık gelirdi artık. Sonra günün sabahına doğru, ayaklarının ucundaki güneş bembeyaz ve inceden yükselirken uçuşan hayallerimiz üstünde ufukta; yavaşça açılan gözlerle işte tam o an aslında o kadar da çok şey bilmediğimizi farketmiştik, sırtımız hiç olmadığı kadar yerde, alnımız hiç olmadığı kadar kuru ve yanımızda aslında hiç de orda olmayan sevgilimiz vardı, soluk mavi nokta aslında biraz daha haklıydı”.
Bilmiyoruz neyin neden olduğunu, neyi neden yaptığımızı ya da neden başımıza bunların geldiğini. Çok mu adil? Elimizden gelmiyor çoğu zaman anlamak. Ama bir şeyi çok iyi yapıyoruz, hayatımız boyunca hep iyi yaptık, en iyi biz yaparız. Çok iyi anladığımızı düşünür ve en iyiyi biz biliriz; kibrimiz, hayallerimiz, mutluluklarımız ve mutsuzluklarımız; hepsi birer duygu subayı, çaresizliklerimizi battaniye gibi örter, üşürüz ve unuturuz. Dengeyi kuramıyoruz ki değerini bilelim umutlarımızın ya da her vazgeçişimizin, gülümsememize mahkûm kalmak zorunda olmak ağlatıyor çoğu zaman, her seferinde bıkmadan usanmadan.
Bundan tam 23 yıl önce dünyadan 6 milyar kilometre öteden aslında o tokat gibi cevabı almıştık. Herşeyi özetliyordu; tüm sorularımızı, bildiklerimizi, bilmediklerimizi, heyecanlarımızı, korkularımızı, utançlarımızı, sevinçlerimizi, herşeyi. Herkes ve her anı onun içindeydi; tüm çocukluğumuz, tüm arkadaşlarımız, ilk aşkımız, yazın üstüne bastığımız yosunlu taş, gece rüzgarla savrulan perdenin üstündeki korkunç yüz, uyurken ayağımızdan çıkan tek çorabın verdiği o saçmasapan his, arabanın camından çıkan elimize çarpan güçlü rüzgar, köşedeki bakkal, tüm Tarantino filmleri, eskimiş resim tonu verilmiş her fotoğraf, köşesi yanık göndermek istediğin her mektup, yazamadığın her kelime, hayatımız boyunca üstümüze konan her uğur böceği, bugüne kadar yaşamış her insan, her kral, her köle, birbirinden daha emin her din, her öğreti, ötekine baskın her ideoloji, okuduğumuz her kitap ve onları yazan her yazarın yaşadığı anılar, anlar ve duygular. Bukowski de onun içinde, Cemal Süreya da, Santana’nın her bir akoru da orada, Hamlet’in her bir dizesi de, Milena’ya yazılan her bir satır mektup da elbette ve Kafka’nın umutları da. Herkes, herşey onun içinde, milyarlarca yalan, göz yaşı, sadakatsizlik, ağlarcasına mutluluk, nefret, kıskançlık, tiksindiğin ve aşık olduğun herkes, herşey. Bugüne kadar kırdığın her kalp, incittiğin her insan, aldattığın her sevgili, kızdığın ve yenmek istediğin her öfken ve alnından damlayan her damla ter tek tek o resmin içinde. O küçücük mavi noktanın mütevazı özetinde gizli tüm anlamın. Sanki acımasızca yüzüne sertçe vuran bir tokat gibi ama anlaşılmaz ve saygı duyduran bir şefkatle. Bugüne kadar ki tüm sen ve tüm onlar.
Kibrine inen bir balta gibiydi o, kendini her üstün görüşündeki cezandı, sana yüz vermeyen her karşı cins için içinde kırılan birkaç tuğlaydı belki de, nasır tutan kalbinin duvarlarında hala canlı kalan birkaç hücrenin içinden çıkan acılarının eridiği imbiğin üstündeki çatlaktı zaman zaman, üstünde senden başkasına içini hiç dökmeyen bulutun eviydi, elini ilk tuttuğun sevgilinin korkan gülümsemesiydi cumartesinden cumartesine, seni karşılıksız seven o kadın da, sana karşılık vermeyen o kadın da ve senin hiç bilmediğin milyarlarca hikâyenin oyuncuları, dertlerin sahipleri ve mutlulukların tören geçişleri, hepsi oradaydı. Milyarlarca hikaye, milyarlarca hissizlik, ölüm ve hayat.
Ve işte sonra sormalı ki insan kendine üzüntüsü ve pişmanlığı tatmin olsun, darılmasın, dönmesin geri; neden yapmıştık biz herşeyi? Bütün bu çabamız ve biz neden vardık mutsuz olacaksak? Neden üzmüştük kendimizi ve herkesi?
Herşey soluk mavi noktada olup biterken biz kendimizi birşey sanıp çok küstah olmamış mıydık? Sanırım hata yaptık.
*Pale Blue Dot (Soluk Mavi Nokta): The Pale Blue Dot is a photograph of planet Earth taken in 1990 by the Voyager 1 spacecraft from a record distance of about 6 billion kilometers from Earth, as part of the solar system Family Portrait series of images. In the photograph, Earth is shown as a tiny dot (0.12 pixel in size) against the vastness of space.The Voyager 1 spacecraft, which had completed its primary mission and was leaving the Solar System, was commanded by NASA to turn its camera around and to take a photograph of Earth across a great expanse of space, at the request of Carl Sagan. Subsequently, the title of the photograph was used by Sagan as the main title of his 1994 book.
26 Mayıs 2013 Pazar
bir keresinde adamın birinden
Bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi, yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım. Siktir git lan. Ben Tolstoy da sevmem.
25 Mayıs 2013 Cumartesi
umutlar adasına yine yolun düşer
umutlar adasında bir gün,
ufka bakıyorum uzun uzun
gözlerim bir an kapanır gibi oluyor,
dur diyorum sakın kapanma
beni yalnız bırakma bu garip yokluğumla,
bir de bakıyorum aslında herşey o kadar da yok değil
belki de varlık içinde yokluk çekiyorum
seni bekliyorum
bir gemi bekliyorum o uzun uzun baktığım ufuktan
ama gelecek mi bilmiyorum
sonunda anladım ki ben seni sevmiyorum
18 Mayıs 2013 Cumartesi
gönül ki o gene tedirgin
Sevdiğinde iliklerine kadar sevenler tedirgin olurlar. Zor olur onlar için sevmek. Çünkü sevdiklerinde unuturlar kendilerini, başkalarının olurlar, ona ait olurlar. Kimi zaman platonik olur bu, soyadını bile bilmezler birisinin, kimi zaman ise en cesurundan haykırırlar duygularını heryere, masaya, deftere, kaleme. Ama nadir olur, yıllar sonra söyleme fırsatı çok az çıkar zamanında çok sevenlerin karşısına. Gelince de gönül ki o gene tedirgin olur, gene utanır içten içe. Beklentisi yoktur da erkeklik var ya serde, kolay çıkmaz kelimeler.
14 Mayıs 2013 Salı
darılmasın mutsuzlukların
iyiden hallice olmak yeter çoğu zaman gayrı darılmazsa mutsuzlukların, biliyorsun bunu. bir çift göze teslim olur da yerinmezse kusursuzlukların işte o zaman sanki çıkarsın o odadan, böyle bir zorlarsın hiç olmazsa, itersin o ağır kapıyı, tozlanırsın üstüne gelir. kibrine düşman olup da denersen daha iyi olmayı, belki çoğu zaman görecek seni, takdir edecek umutsuzlukların. elinden çoğu zaman birşey gelmiyor değil mi? gelip geçiyorlar onlar, güzel kokular, mum alevi gibi, ama sen o çok bildiğin herşeyden sakınıyorsun herşeyi. elinden de gelmiyor, yalan yok. en güvendiğin şey en büyük fiyaskon oluyor çoğu zaman. yıllardır olduğu gibi akıp gidiyorsun suların arasında ıslanmadan, götürdüğü yere güvenerek, çaresizce, umutsuzca ve yalnız.
iyi ki doğdun. doğum günün kutlu olsun koca eşşek.
iyi ki doğdun. doğum günün kutlu olsun koca eşşek.
23 Mart 2013 Cumartesi
simply
Sanırım hayatımda duyduğum en bilgece söz bu, ve sanırım bundan çok emin gibiyim, yani galiba belki de. Söyleyeninin kim olduğu da aslında belli ediyor bazı şeyleri.
"If you can't explain it simply, you don't understand it well enough."
22 Mart 2013 Cuma
yavaşça ve sessizce kırılır insan
istemek, yetememek, becerememek, bitmek, tükenmek ama gene istemek, hala istemek, bakmak, uzun uzun bakmak, yerinden kalkıp konuşamamak, bağlanmak ve zincirlerinle gerilmek adeta, kendine bakmak, sonra gene istemek, ama bu sefer yapamayacağını bilmek, sadece bakmak arkasından, elinden birşey gelmezken, hiçbirşey yapamayacakken gidişini izlemek. belki başka bir yola girer belki başka bir trene biner. ama gider. beklemek çözüm mü? neyi? kimi? başını yavaşça ve sessizce önüne eğersin ve gene yavaşça güvendiğin ve kırılmayacağın evine dönersin. yavaşça ve sessizce kırılır insan, biliyorsun bunu; hadi gene en iyi yaptığın şeyi yap ve sil gözlerini, yolumuz uzun.
21 Mart 2013 Perşembe
yenil
uygulamayacaksan hiçbir zaman bir karar alma ve karar alıp uygulayanların asaletine fütursuzca ve hadsizce alaycı bakma. onlar büyük bir zorluk çekerler çoğu zaman; sen en sonunda kazanılır o savaş zannetsen de en başından yenilmeyi göze almıştır o çoktan. olsun, yenileceksen de gene dene ve gene yenil. ama bu sefer daha iyi yenil demişti becket, haklıydı da.
11 Mart 2013 Pazartesi
ağır
bağışla demişti sevdalarına nejat. korkularının gitmesini istemişti sadece. ayrılıkları yaşamak lüks ise birisi için kendini sevmiyor denebilir mi? şekline aldanmak canını yakıyorsa peki? ne istediğini bilmesi gerekmez mi bunca yıldan sonra? ama yarinin peşindedir o, bir yerlerde neler yapıyor acaba sorularındadır her zaman.
düşler her zaman ağır şeyler yükler omuzlara. olmadığımız bizi düşündürür. olmak istediğimizden bile emin değildir. aşk da öyle. en karanlığa götürür, mazeretlerine aldanmaz insanın sol tarafındaki yangının. kimse de görmez düşerken ateşlerden. yangın giderek büyür. ve yorulursun. yalnızlığın en teorik anlamının anlaşılması en güç dehlizlerinde kendi içinde kaybolarak yolunu bulursun nadiren. ancak nereye gideceğini bilmeden, gelen her rüzgarla düşlerinin, aşklarının peşinde koşar gidersin. günün sonunda kan ve revan kalır günlükte, hatıralarda. yelkenin dimdik ama paramparçadır.
Milena'nın cevabı
beni hiç teselli eden olmamış şimdi baktım ve gördüm. hiç kimse destek olmamış, gaza getirmemiş, üzüldüğümde sırtımı okşamamış, hayal kırıklıklarımda geçecek dememiş, güzel ve etkileyici sözlerle ruhumu iyileştirmemiş, olmamış orda ihtiyacım olduğunda. ben hep yalnız yaşamışım hayatımı, üzüntülerimi, korkularımı, vazgeçişlerimi, kararlarımı, sabırlarımı, başarılarımı, hayal kırıklıklarımı, sevmelerimi sevilmelerimi, aşklarımı. ne çok sevmişim. hiç mi gülmemiş derseniz sana, sanırım gülmemiş, ya da birisi şuna da gül dediğinden güler gibi yapmış. ne çok yalnızlık görmüşüm, tek kalmamışım hiç ama hep yalnızmışım. hiç kolay olmamış herşey. zorundan gitmişim hepsinin yolların ama hiç de ağlamamışım yolun ortasında. Frank Sinatra gibi My Way diyebilirmiyim bilmiyorum ama kendi yolumdan gittiğim kesinmiş çoğu zaman. yenildiğimde de kendi yolumdan yendiğimde de. yenmek mi? kimi? işte onu hiç bilmiyorum. bu mücadele hep sürecek sanırım. aydın olacak belki bir gün oda ama karanlıktan başkasını bilmeyene felaketten başka ne getirir aydınlık? bazen Kafka olası geliyor insanın ya da Milena. Mektubu gelince sevinen bir Haluk da olabilir belki de. hiçbirşeyden emin olmamak çok kötü birşey. yalnız gitmek ise bir tercih olur en fazla. yalnız yalın halde, kimseye hesap vermeden, kimseye yük olmadan, kimseden birşey beklemeden; en fazla sevip sevilmeden gitmek. o zaman da benden çıkmaz mı sorumluluk, sevdim, sevmeyenlerin sorunu olmaz mı o? ne çok kin, nefret, sevgisizlik var şu dünyada, acımasızlık, anlayışsızlık; biraz bunların tersinin denk gelmesini istemek küstahlık mı; şansa güvenmek ve çaresiz olmak mı? hayır. bence sadece insanlık, çaresiz, aciz ve umutsuz bir insanlık içimdeki ve şansımdaki.
8 Mart 2013 Cuma
6 harf
ya bu hep oluyor. olmasın mı istiyorum artık ondan da emin değilim. ama %51 olmasın. sanki elinde olmadan birşeye sürüklenmek, bir düşünceye kapılmak, bir duyguya esir olmak ve elinden hiçbirşey gelmeden karakterine, duygularına, isteklerine ya da belki de sadece insanlığına yenilmen gibi. görüyorsun, istiyorsun, istememen gerektiğini biliyorsun. fade to black in solosu gibi incelerek teslim oluyorsun duygularına. gözlerin kapanarak vücudun kasılarak boynun bir tarafa yatarak. soruyorsun da aslında kendine, doğru soru haketmek ya da haketmemek mi olmuyor çoğu zaman sadece elinden gelmeyen o şeylerin kimin elinden geleceğini merak ediyorsun. derinleşiyorsun. dışardan bakıldığında basit gelecek, derinliğin uzağından geçmeyecek moda ve demode duygulara esir oluyorsun. çok mu istiyorsun yoksa az mı? kim karar veriyor buna? bazen işte görüyorsun birini. unutmak mı acaba doğrusu ya da en pragmatik olan mı? ama verecek birşeyin kalmadığından da emin gibisin. sıkışıyor için. gençliğindeki kaşif heyecanıyla aşık olmuyorsun artık; değişen beğenilerin ve görüşlerin birisinin bütününe aşık ediyor seni. seviyorsun ve uzanamıyorsun ya oraya, kolun yetmiyor bazen; bazen de aşağıdaki ateşten korkuyorsun yanarım diye, kolumu yakar diye uzanırken. bazen işte görüyorsun ya, görmemek lazım bazen. acı bu kadar basit bir kavram değil ama bunun tadı bunda mı gizli yoksa. ne diyeyim? ne söyleyeyim? gidip kime neyi nasıl anlatayım? bunun yazılı olduğu bir kitap yok mu? varsa da benim bildiğim bir dilde değil sanırım. bazen çok gaza geliyormuşum. öyle dedi çok sevidiğim dünyalar güzeli bir arkadaşım. haklı da. gaza gelen fiziksel bir beden değil aslında, kafamın içinde yanan düşüncelerim. yanan çocukluğum. büyütülüşüm. çektiğim acılar sıkıntılar bomboş pişmanlıklarım. ispatlamak zorunda olduğum herşey. ve ben belki de. 6 harfli oluyor bazen bir insanın istediği. hani bazen görürsün ya birini geçer gider. onun gibi birşey.
19 Şubat 2013 Salı
gitme
bir kızın görüntüsüne kapılırsın, gözlerini seversin, ellerini düşünürsün, kokusunu duyarsın, sohbetinde kaybolursun, sesiyle dinlenirsin, teniyle temizlenirsin ama karakteriyle yanında kalırsın
sözleşmenin tam metni
sevdiğin şeylerin bir kısmından vazgeçmeye, kendin için endişelendiğinin yanında bir başkası için de endişelenmeye, mutlu bir haber aldığında ilk paylaşmak isteyeceğin insanın değişmesine, üzüldüğünde teselli olurken duyacağın kokuyu değiştirmeye, haftasonları kafanı dinleyememeye, bazen küçük yalanlar söylemeye, ağlamaya, boş boş şeyler düşünmeye, trip atmaya ve yemeye, biraz daha fazla para harcamaya, bazen yalandan gülmeye, dürüst olmaya çalışma ile çalışamama ve becerememe arasıda kalmaya ve birisine en az kendin kadar değer vermeye hazır mısın?
18 Şubat 2013 Pazartesi
isim şehir göz müjgan
bazı insanların isimleri güzeldir. isimler önemlidir sonuçta. ama bazı insanların kendileri isimlerinden de güzeldir. ya bir de şu göz konusunda klişeliğe kapılmadan orjinallik yapmak için de saçmalamadan kararında bir iltifat yapılabilse ya? attila ilhan müjganla ben ağlaşırız derken yıllarca müjganı bir kadın sanan biz değil miydik? meğerse kirpik demekmiş. ama ne güzel isim değil mi? müjgan.
diyeceğim o ki, çok insan gelip geçer hayatlarımızdan ama bazıları bir marka gibi bir imaj gibi aklımızda kalır, sinir impulslarımızı sürekli titretir durur. çıkmaz aklımızdan bazıları. bazıları bir nane gibi biraz acı, ama tatlıdırlar sonrasında, bazıları da sadece nane uzatır, almaz mısınız der. ikisi de güzeldir çoğu zaman. gözlerin baktığı yerde olmaktır belki de asıl sorun. baygın bakışlı bir güzele denk gelmekse amaç, e o da olmuştur zaten, belki de tek beklemek artık baygın bakmasın da görsündür belki de baktığını. görmese de olur. iyi hatırlasın, aklında güzel bir odada tutsun, üstü tozlu da olsa, sandıkta kapalı da olsa, o evde olmak güzeldir.
bazı insanlar güzeldir.
diyeceğim o ki, çok insan gelip geçer hayatlarımızdan ama bazıları bir marka gibi bir imaj gibi aklımızda kalır, sinir impulslarımızı sürekli titretir durur. çıkmaz aklımızdan bazıları. bazıları bir nane gibi biraz acı, ama tatlıdırlar sonrasında, bazıları da sadece nane uzatır, almaz mısınız der. ikisi de güzeldir çoğu zaman. gözlerin baktığı yerde olmaktır belki de asıl sorun. baygın bakışlı bir güzele denk gelmekse amaç, e o da olmuştur zaten, belki de tek beklemek artık baygın bakmasın da görsündür belki de baktığını. görmese de olur. iyi hatırlasın, aklında güzel bir odada tutsun, üstü tozlu da olsa, sandıkta kapalı da olsa, o evde olmak güzeldir.
bazı insanlar güzeldir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








